TEKME
5/5/2008 -Kategori: sanatkarimiz

Böbreğime tekme gelince ister istemez uyandım. Gözlerimi açtığımda karanlık odamda göz gezdirdim. Tekmeyi vurana dair bir iz aradım. Mümkün müydü bulmak? Gözlerimi kapamaya çalıştım acıyı hissetmeme rağmen bir kâbustu diye düşündüm. Zorla gözlerimi yumdum. Gözkapaklarımın işe yaramadığını gördüm. Çok sert bir tekme daha bu kez belime gelince tekmenin geldiği tarafa döndüm. Gözüm her ne kadar kapalı olsa da görüyordu tekmeyi vuranı. Saçları kır, çelimsiz, oldukça yaşlı bir kadındı bu sert tekmelerin sahibi. Yüzüne baktım kırışıklıkları gerdirseniz iki tane yüz çıkardı. Benim döndüğümü fark etti ama yüzünü ayağından başka yere çevirmedi. Ben de ayağına baktım. Ayağı yoktu. Vardı ama ayağı sadece ayakkabısıydı. Dizinin altından kesilmiş pantolon görünümlü eteğiyle ayakkabısı arasında görünen bir et yoktu. Bu sefer gözümü açtım. Aynı şeyi görüyor olmak benim korkumu ikiye katladı. Yeniden yüzüne bakmak istediğimde bana: “Kalk suya git sonra da görevini yap!” dedi. Soru bile sormaya cesaret edemedim ve suya gittim. Döndüğümde yoktu.
Yatağıma döndüm. Yarım saat sonra güneş doğdu. Uyuyamadım kalktım evin odalarını dolaşmaya başladım. Salona gittim. Kitaplığın önündeki kanepeye uzandım. Salon en serin odamızdı. Kısa kollu tişörtüm yüzünden kollarım üşüyordu. İçim bulanmaya başladı. Boynumu kanepenin koluna dayadım. Böyle yapınca bulantım giderdi. Gözlerimi kapadım kendimi kontrol ettim görmüyordum. Uyumaya çalıştım uyuyamadım bulantım geçene kadar salonda kaldım. Mutfaktan gürültüler gelmeye başladı. Mutfağa gittim annem her zamanki gibi kahvaltıyı hazırlamıştı. Uyanan geliyordu kahvaltı yapmaya. Mutfakta, gece gördüğüm kadına ait bir iz aradım. Bulamayınca yemeye koyuldum. Çok yiyor olduğumu annem fark etmiş. Elime kaşığıyla vurdu. “Yeter!” dedi. Sesini gece gördüğüm kadına benzetmeye çalışsam da benzemiyordu. O gün bütün odaları dolaştım. Her odada onu aradım bulamayınca biraz daha rahatlıyordum.
Gece ikide yatağıma girdim. Uyumayacaktım bekleyecektim gelip gelmeyeceğini. Gelirse kapıdan girerken tutacaktım elinden. Seher vaktine erince kendimi iyice hazırladım kapıya mıhladım gözlerimi. Ha geldi ha gelecek derken belime dünkünden daha sert bir tekme indi. Uğundum yatağın içinde. Sesim çıksın diyordum belki yan odada yatan dedem duyardı. Ama ne sesim çıkıyordu ne de acım geçiyordu. Ne yüzüne bakmaya cesaretim vardı ne de elini tutmaya biliyordum eli de yoktu. Öylece beklerken o elimden tuttu elini gördüm yumuş yumuş pürüzsüz ve damarları gözükmeyen bir eldi. Bağırdı peşi sıra “Kalk suya git sonra da görevini yap!”. Kalktım suya gittim. Döndüğümde yine olmayacak diyordum. Ama gitmemişti. Bu kez eliyle yatağımın yanındaki halıyı gösterdi. “Görevini yap!” dedi öncekinden daha düşük bir tonda. Halının üzerine gittim. Eliyle ima ettiği şekilde görevimi yaptım.
Görevimi yaparken öylece duruyordu. Görevim bittiğinde konuşmaya başladı. “Bir daha beni ayağına getirtme her gün böyle yapacaksın suya gidip agah olacaksın sonra da görevini uygulayacaksın zamanla anlarsın gözlerinin beni nasıl gördüğünü ama zamana dikkat et her gün tam bu vakitte!”dedi ve kapıya yöneldi. Çıkıp gitti. Peşinden koştum. Yoktu.
Onun hayalet olduğuna kendimi inandırmak istemiyorum. Ki o hayalet değildi. Çünkü hayal etmediğime emindim. Elimden tuttuğunda sıcağını hissettim. Tekmelerinin acısı belimde hala. O hayalet değildi. Kapılardan çıkıyordu. Duvarlardan geçmek bilmiyordu. Bildiği tek şey görevimi bana yaptırmaktı. Görevimi yaptığımda gelmiyordu. Ya gelirse diye geciktirmeyi bile düşündüm görevimi ama gelmedi.
Aylar sonra çizimler için okulda sabahlamıştık. Gece üçe doğru odaları gezen güvenlik görevlisiyle konuşuyordu iki arkadaşım. Ben de ayakta çizim yapmaktan bitkin düşüp masaları birleştirerek uyumayı denedim. Montumu yorgan, masanın tablasını çarşaf bilip vurdum kafayı yattım. Biraz kestirdikten sonra belimde o tekmelerin sancısını hissettim. Kalktığımda o yoktu. Bana miras bıraktığı tekmelerinin acısı beni uyandırmıştı. Ben de gittim görevimi yaptım. Hiçbir gün daha gelmedi, tekmelerin acısı da hiç gitmedi.
Ölçü Kültür Edebiyat Düşünce dergisinde yayımlanmıştır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
MAHALLİ BELGESEL
5/4/2008 -Kategori: sanatkarimiz

Yaz sıcağının baş ağrıları ve iç bulantıları yaşattığı bir günde akşamın gelişi, evlerin önleri maşrapalarla yıkanmaya başlayınca anlaşılır. Öğle sıcağında top koşturan çocuklar tatlı su çeşmesinde güneş geçmiş başlarını ıslatırlar ama güneşi geçiremezler. Çareyi çeşmenin sol yanındaki söğüdün altına çömelerek bulurlar ılık rüzgâr yangınlarını alır gibi olur. Aynı rüzgâr, bir de yolun karşısındaki şantiyede yevmiyelerini almakta olan inşaat işçilerinin enselerini üfleyerek serinletir.
Mahalle, uzun yıllar hem aileler olarak hem de binalar olarak aynı kalmış hiçbir değişiklikle uğraşmamıştır. Yolun sonundaki büyük şantiyeden yayılan her kazma sesi mahallelinin kaylule uykusunu kaçırsa da inşaattaki tüm gelişmeler mahalleliyi cezp etmektedir. Şantiyeden mahalleye doğru yol boyunca bisikletçinin, yorgancının, bakkalın, terlikçinin ve muhtarın dükkânları sıralıdır. Her dükkânın mahalleye kattığı hava başkadır.
Bisikletçiyi delikanlılar doldurur. Motosikletlerinin bujisini tamir ettirmek ya da velespitin havası inen tekerine hava bastırmak bahanesiyle uğrarlar bu dükkâna. En hızlı uçuş denemeleri bu dükkânın önünde yapılır. En büyük kavgalar bu dükkânın önündeki kaldırıma kan dökmüştür geçmişte. Gençlerin deliren kanları ancak ezanın sesiyle teskin olur. Hepsi doğdukları günden beri abdestlidir. Değilseler de öyle denilir. Abdestsizim demek karizmayı yüz kilometre hızla duvara çarpmak demektir.
Ezan sesi duyulunca muhtarın dükkânına toplanan kalabalık birden şadırvana koşuşur. Hâlbuki az önceki siyaset ve memleket tartışmalarının harareti gündüzün sıcağını ikiye katlar derecededir. Yaklaşan seçimler, mahallelinin askerdeki evlatlarından geciken telefonlar, pkk terörü, Irak savaşı yani bilumum heybe de ne birikmişse hepsi konuşulur. Bu konuşmaların seslerini, kendilerine daha sonra dinletseniz hiçbirisi kendi sesi olduğunu kabul etmez.
Yorgancı dükkânı dolu olmaz hiçbir zaman ama kapısının önünden geçen genç kızlar vitrine yerleştirilmiş çeyizlik eşyalardan gözlerini alamazlar. Yorgancı da az sansar değil hani. Hep en pahalısından getirir eşyayı. Yorgancı bilir, onlar günün birinde mahallenin kızlarından birinin evini süsleyiverir.
Terlikçi diğer dükkânların sahiplerine inat bayandır. Dolayısıyla müşterileri mahallenin anneleri ve evde kalmış kızlarıdır. Bu dükkânın duvarları dile gelse mahallenin tüm dedikodularını bir nefeste sayıverir size. Hanım dükkân sahibi bu durumdan zaman zaman şikâyetçidir. Dükkân her gün dolmaktadır ama satışlar karın tokluğunadır. O şikâyet ettiğinde müşterilerin hepsi koyunlarında sakladıkları paraları çıkarırlar falan yerdeki akrabalarına terlik alırlar;ama ertesi gün o terliği kendileri giyerler.
Bakkalın müşterisi bu saatlerde sabittir. Mahallenin sıpaları onu boş bırakmaz. Yaşlı adamı parmaklarında oynatırlar. Babalarına dayata dayata para koparırlar onu da özlerine deymeyecek zıkkımlara yatırırlar. Bakkalın önünde paylaşamaz birbirlerine girerler. Evi kimin en yakınsa en çok o estirir rüzgârını diğerleri ona yumruk bile atamaz.
Bisikletçinin önünde çalışan mobilet marka motorlar, normal hızda giderken nerede tek başına ya da anasıyla yürüyen bir kıza rastlasa illaki ilgi çekecek bir şekilde ses çıkarırlar. Kız da normalde anasına ses çıkartmaktan korkarken orada bir şahlanır ki anası korkar hemen baş göz etmenin çarelerini arar. Ama bizim mobiletçiler fakirdir. Ne kız isteyecek akrabaları vardır ne de bir kızı mutlu edecek paraları. Sürekli cepten yeseler de baki kalan umutları vardır.
Mahallenin sonundaki şantiyenin mahallelinin umutlarında yeri olsa da bilirler mahallelerine akın edecek zenginlerin onların anılarına pusu kuracağını. Bisiklet dükkânına uğrayan gençler, zenginlerin dükkânlarında çalışmak isterler de bir daha hiçbir kızın böylesine kendilerini umursamayacağını düşünemezler. Terlikçisi, yorgancısı, muhtarı mesleklerini bırakıp apartmanın kapıcısı olmak için koşturacaklardır. Belki apartmanda yaşayacaklar belki paraları olacak ama hem apartmanın hem de paranın kölesi olacaklar.
Ve şantiyede çalışmakta olan genç amele, sigara kâğıdına yazdığı türküyü bağıra bağıra okuyarak mahallenin sonuna kadar yürüdü. “Evlerinin önü yoldur” türküsü mahallede birkaç kez daha duyuldu sonra bir daha duyulmaz oldu…
İlk kez ÖLÇÜ kültür edebiyat ve düşünce dergisinde yayınlanmıştır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bizim Brad ne anlar Mimarlıktan Demeyin...
19/12/2007 -Kategori: sanatkarimiz


Son zamanlarda izlediğim en geyik filmlerden biriydi Snatch. Brad Pitt bu filmde cingen(çingene) rolündeydi. Türkiye'deki çingenelere tip olarak benzemese de hal ve tavır olarak aynısının beş fazlasıydı. Brad o filmdeki rolünün çok etkisinde kalmış olacak ki cırtlak(çok açık) renkleri her yerde kullanmaya başlamış. Bunun son örneği de pembe proje altında gerçekleştirildi.
New Orleans’ta kurulan sette film çekimleri sırasında, Brad Pitt gür ve verimli louisiana bitkileri ile çevrili bölgede kafasında canlanan etkileyici pembe kaplanmış CGI evi ile baştan çıktı. Kafasında canlanan Pembe strüktür ile günümüzdeki doğal afetler tarafından yok olan konutların yerine gelebilecek geleceğin konutunu gördü. Beyninde canlanan bu taze vizyon ile, hemen Los Angles’taki Graft mimarlık ofisini aradı ve düşündüğü konsepti açıkladı. Bu acele telefon konuşmasının devamında beyin fırtınaları yapıldı, master plan kesinleşti ve ertesi gün çalışmalar başlatıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İbrahim Aşki
20/10/2007 -Kategori: sanatkarimiz

Size İbrahim Aşki kim diye sorsam ya google a girer araştırırsınız ya da banane der geçersiniz. Bileniniz nadirdir. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de düne kadar bilmiyordum. Ama Necip Fazıl desem hepiniz kimi kastettiğimi bilirsiniz. İbrahim Aşki Necip fazıl’ın edebiyat öğretmenidir. Dahası Necip Bey’i tasavvuf edebiyatıyla tanıştıran insandır. Belki büyük değişimin ilk kıvılcımı onun sayesinde yanmıştır.
İbrahim Aşki’nin bir kitabı vardır ki o da her şeyi değiştiren bir kitaptır. Adı Fuzuli hakkında birkaç söz. Bu kitapta Fuzuli’nin ehli tarik olduğunu ispatlamaktadır. Bu kitap 45 sayfadır. İpin ucu benden dahasını araştırmak sizden.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sezai Karakoç/ Mehmet Akif
21/7/2007 -Kategori: sanatkarimiz

Sezai Karakoç, Mehmet Akif’in hakkında çıkarılmış kitapların aksine onu biyografik açıdan ele almıyor. Onun yaşadığı dönemdeki anneyi –Osmanlıyı- ve ölmüş bir anadan beslenen çocuğu –Türkiye'yi- ve onların kalıbından şekil alan, insanlara şekil veren Akif’i ele alıyor. Safahat’ın safhalarını da bilinçli bir şekilde okuyucuya anlatıyor. Akif’i devrin Müslüman ve batılı edebiyatçılarıyla karşılaştırıyor. Yahya Kemal’le zıt olduğu düşünülmesine rağmen birlikte Osmanlı sanatına ve Türkiye edebiyatına nasıl yön verdiklerini anlatıyor. Kitabın sonunda da haklı bir şekilde ne Akif gibisini ne de Akif’in hayali olan Asım gibisini yetiştiremediği için dertleniyor.
Kitabı bir çırpıda okudum zaten incecik bir kitap. Az ama öz. Yani vitrinde iyi gözüksün diye yazılmış bir kitap değil. Maalesef kendi evimizde olduğu gibi tüm Müslümanların evlerinin vitrinlerinde bulunan ve tek bir sayfası bile açılmamış kitapları gördükçe içim cız ediyor.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kandahar ve Çarpılmışlar
6/7/2007 -Kategori: sanatkarimiz

Kandahar İran'ın spielbergi olan Mohsen Makhmalbaf'ın 2001 yılında gösterime giren filmi. Filmin senaryosu filmin başrol oyuncusunun hayatından esinlenerek yazılmış. Bu yönüyle dünyada çok az oyuncunun elde ettiği kendi hayatını canlandırma şansı Niloufar Pazira'ya bu film sayesinde nasip olmuş.
Filmin kalitesi güzel ancak vermeye çalıştığı fikir çok kötü.Afganistan'daki islami yaşayışın tüm İslam alemine giydirilmesi söz konusu.Giydirilmesi kelimesini kullanmamın nedeni Afganistan kadınlarının yerel kıyafeti olan burkadan kaynaklanıyor.Burka'nın üzerinden müslümanlar vurulmaya çalışılıyor.

Rasim Özdenören'in Çarpılmışlar kitabını okumak bir yönden zevk verdi bir yönden hayal kırıklığı yaşattı. Kitapta olayların geçtiği mekanların anlatımı beni çok etkiledi. Rasim Abi'nin çok şahane kent kültürü var. Ancak kitapta imla, noktalama ve cümle kurgusu hiç yer almadığı için çoğu yeri teğet geçtiğimi düşünüyorum.Okuduğum kitap birinci basımdı yani Mart 1977de basılmış hali.
Kitaptaki beş öykünün ortak yönü işlenen günahlar çerçevesinde insanların düştüğü zor durumlar. Aslında bu kitabı okurken Seven filmini ya da Lost dizisini izlerken aldığım hazzı burda da aldım.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Erkekler veya Köpekler
15/6/2007 -Kategori: sanatkarimiz
Kurumuş otların hışırtısı, uzaklardan gelen bir baykuşun ötüşü ve bir köpeğin horultusu sanılırdı gecenin sessizliğini kurşunlayan. Otlar dağın eteğinden itibaren yola paralel uzanan araziyi dik kesecek şekilde birer birer düşüyordu. Düşen otlardan çıkan çıtırtı yerini horlayan köpeğin kendini yırtarcasına havlamasına bıraktı. Arazinin tam merkezine yerleştirilmiş metruk görünümlü evin kırık pencerelerinden birinde dışarı bir av tüfeği namlusu süzüldü ve peşinden iki el ateş sesi duyuldu. Köpek havladığı yöne doğru koşmayı bıraktı. Bu kez otlar düzensiz bir şekilde ters yöne doğru düşüyordu. Köpeğin havlaması çıtırtıları bastırıyordu. Köpeğin sesini bastırdığı başka bir ses daha vardı. Cılız olsa da sabaha kadar hiç susmayan bir ses: Çocuk sesi…
İbrahim bir buçuk yaşında bir çocuk. Onun doğumu güzelliklerin devamı olur, güllerin bahçesine bülbül olur ümidiyle annesi o her tekmelediğinde ona bir yasin okurdu. Çocuğun doğumu yaklaştığında baba iflasın eşiğine geldi. Annesi kanaatkâr ve azimli bir kadındı. İki canına bakmadan bir yandan kocasına evi satma konusunda destek oluyor lüksten vazgeçmeye çağırıyor bir yandan da gizli gizli el işi görüp kız kardeşinin arkadaşlarına satıyordu. Kazandığı paralardan kocasına hiç bahsetmiyor, koynunda biriktiriyordu. Eve haciz de gelince evi kocasına zorla sattırdı. Durumun vahimliğini kavrayan anne, kızları Fatmagül’ü ve Ayşegül’ü ortaokulu bari bitirsinler diye kendi babasının yanına yerleştirdi. Evlenmeden önce bir kez hafta sonu pikniğe diye gittikleri arazideki terkedilmiş evi kafasına takmıştı yıllardır gitmemişti ama oraya kimse oturmaz diye düşünüyordu. Gece vakti çıktılar yola kadının erkek kardeşi triportörüyle arazinin yanına kadar getirdi. Hala tek başınaydı ev ve kimse gözükmüyordu. Onlar üçtekerlinin kapısını açtıklarında bir köpek evin yakınından havlamaya başladı ve kendilerine doğru koşuyordu. Kadının çocukluğu köyde geçmişti buna rağmen köpeklerden korkardı. Sırtına sardığı çocuğu İbrahim’i ağlamaya başladı. Onun ağlama sesini köpek yaklaşınca duydu ve orada durakladı. Bir adım daha atınca durdu. O durunca kadının erkek kardeşi kimsenin olmadığına kanaat getirdi. Triportörün arkasındaki az da olsa eşyayı indirdiler. Köpek önden bunlar arkasından evin yolunu tuttular. Gece evin temizliğini bitirdiler. İbrahim’in babası ve dayısı sabah olmadan evden çıktılar. Bir iş yapmadan bakamazlardı İbrahim’e.
Günler zor da olsa geçiyor, hafta sonları Ayşegül ile Fatmagül de geliyordu eve. Köpek onları hiç tanımadığı halde evdeki İbrahim’in ya da annesinin tanıdığını hissediyor ve onları ta uzaklarda gördüğünde bile ses çıkarmıyordu. Uzaktaki yoldan geçen bir araba kazara yavaşlasa köpek havlayarak yıkıyordu ortalığı. Kızlar erkeklerin işe gittiği günden beri duran işleri, temizlikleri tamamladılar. Annenin korkusuz geçerdi hafta sonları, kızlar gelirken dedesinin verdiği parayla İbrahim’e annesine yiyecek öteberi getirirlerdi. Birçok kaygısı ortadan kaybolurdu annenin. İbrahim’in de işine gelirdi nasıl olsa birinden biri bakardı ona. Hafta sonları zırıltısı pek olmazdı İbrahim’in.
Baba ile dayı pazarlamacılık işine başlamıştı köyleri triportörle geziyorlar birinden mal alıp diğerinde satıyorlardı. Ellerine geçen üç beş kuruş parayı da biriktiriyorlardı. Biriken parayla aldıkları bir sürü tahta parçasını gece yarısı eve getirdiler. Sabaha kadar evin yanına bir ahır yaptılar. Yine sabah olmadan evi bırakıp gittiler. Bir iki hafta sonrasında yine geldiler bu kez triportörün arkasında bir koyunla bir kuzu vardı. Koyunu kuzuyu gören anne çok mutlu oldu. Koyun sayesinde süt masraflarının yerini yem masrafları alacaktı belki ama çevredeki otlar falan da vardı koyunlar onlardan da yiyebilirdi. Böylelikle hafta içi evdeki can sayısı beşe çıktı. Geceleri koyunlar ya da İbrahim ses çıkaracak olsa köpek havlayarak onların sesini bastırırdı bu sayede hiç kimse evde biri var izlenimine kapılamazdı.
Geceler uzun geçer İbrahim’i uyku tutmaz bazen ateşlendiği olurdu. Anne bilirdi “İbrahimler böyledir” derdi. Ateşlenirler ama ateş onları yakmaz. Ateş anneleri korkutur onların ciğerini sızlatır ama sonrasında yanmayan İbrahim’i görünce annelerin içleri ferahlanırdı. Anne İbrahim’in suçsuzluğuna günahsızlığına güvenirdi. Anne bir de köpeğin duyarlılığına güvenirdi. Köpeğin onları bekleyeceğinden emindi. Bir ses olsa köpek bağırır. Köpek bağırınca İbrahim de bağırırdı. Köpeğin sesi İbrahim’i bastırsa da annesi İbrahim’in sesinden güven bulurdu. Köpeğin bağırması uzun sürerse anne tedbir olsun diye kırık camdan kocasının kendisine her ihtimale karşı bulunsun diye bıraktığı av tüfeğini iki kez ateşlerdi. Köpeğin havlamalarından tehlikenin geçtiğini anlardı…
İbrahim’in evinin çok uzağında yine tarla ortasında bir ev vardı. Daha yaşlı bir anne kalıyordu o evde. Oğulları askere gitmiş onu da kimseye emanet edememişler, olması gerektiği gibi yaratana emanet edip gitmişlerdi. Kadın en ufak bir çıtırtıda uyanır eğer hisleri onu korkutuyorsa ışığı yakar bağırmaya başlardı. “Oğlum İbrahim, Mehmet kalkın len bir çıtırtı duydum domuz gelmiş olmasın!” Bu lafı ettikten sonra içine güven gelir o da oğullarının bıraktığı av tüfeğini bir kez ateşler. Sonra da rahatlar, ses bekler, ses gelmezse yatar; ses gelirse de beş yüzlük tespihine sarılır sabaha kadar gözünü yummadan tespihi beş on kez sona erdirirdi. Tespih döndükçe daha da güçlenirdi parmakları daha hızlı çekerdi…
Evler, anneler değişirdi ama İbrahimler değişmezdi. Ve her köpeğin Kıtmir’in soyundan olabileceği, evleri de anneleri de mutlu ederdi…
İLK KEZ WWW.ANLAMAK.COM DA YAYINLADIĞIM BİR YAZIDIR.
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bozkırı uyandıran adam nerde..?
22/1/2007 -Kategori: sanatkarimiz

Sabancı Üniversitesi Sabancı Müzesi Cengiz Han’ın kurduğu Moğol İmparatorluğunun 800.yılı kuruluş yılı sebebiyle düzenlediği “Cengiz han ve mirasçıları” sergisi 8 Nisana kadar gezilebilecek.
Cengiz Han karısı Börte’nin kaçırılmasının intikamını almak amacıyla başlayan ve daha sonra Harzemşah ülkesinde idam edilen elçilerin intikamına dönüşen büyük Moğol yürüyüşünü 1227 yılında öldüğünde zamanın gördüğü en büyük imparatorluk haline getirmiştir. İntikam’ın Anadolu’da da çok büyük etkileri olmuştur. Cengiz Han’ın ölümünden sonra oğullarına kalan dev imparatorluğu günümüz tarihçilerinin merak ettiği önemli konulardan biri.
Sabancı müzesi nin düzenlediği “Cengiz Han ve mirasçıları sergisi” Moğolistan’a gitmek yerine Moğolistan’ı ülkemize getiriyor. Ayrıca Türk tarihinde ilk Türk ismi ile kurulan Göktürk devletinin hükümdarı Bilge kağan’ın kardeşi Kültiginin heykeli de bu sergide sergileniyor.
Başlığı yazarken Nazan Öncel'den etkilendiğimi itiraf ediyim.
Bir düşüncem var. Bu düşünce şu, eğer eski dünyaya sahip olmak isteyen bir ülkeyseniz mutlaka bozkırlara sahip olmalısınız ve bu bozkırı uyandırmalısınız. Ve eğer yeni dünyaya hükmetmek isteyen bir ülkeyseniz mutlaka okyanuslara kıyınız olmalıdır. Tarihten yaptığım çıkarım budur....
Yukardaki resim ortaokul yıllarında arkadaşlarla gittiğimiz Petersburg balmumu heykelleri sergisindeki Cengiz han heykelinin resmi. o sergiden aklımda kalan önemli bir detay. Türk olarak sadece Fatih Sultan Mehmet, Atatürk ve Kemal Sunal'ın heykellerinin oluşuydu.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
YOL YOLUYLA GİTMEK...
8/12/2006 -Kategori: sanatkarimiz
Sessizliğini ömrü boyunca sırtında taşıyacak kadar ezikti. Kimler geldi kimler geçti sözlerini içeren şarkılar en çok sevdikleriydi. Onu ilk 70li yılların sonlarına doğru duymuştu. O zamanların en güzel otomobillerinden birinin içine yerleştirilmiş devasa şarp marka teypten geliyordu nameler. Yaz günüydü belki sıcak diye belki teybim var diye fors yapmak için otomobilinin camlarını açmış bir şoförün mırıltılarıyla karışık geliyordu sesler. Hamallığını etmeye doyamadığı ilk göz ağrısı işte bu otomobildi. Hırıltılı gırtlaktan çıkan sesiyle şarkının ahengini bozduğu dakikalar haricinde kendisine ah etmediği ilk şoför bu otomobilinkiydi. Her insana, her bisiklete, her motosiklete, her otomobile mutlaka bir isim takardı. Bu otomobile bir türlü isim bulamıyordu. Bulduğu isimleri beğenmiyordu. O en güzeline layıktı. Hiçbir şeye vermediği ismi ona verdi. Ona yolcu dedi. Yolcu ne zaman yola çıksa Yol ona yoldaşlık eder her şeye yolcunun rahatlığına göre yön verirdi. O üzerindeyken izafiyeti hisseder, vakit su gibi geçerdi. Korna çalan otomobiller çoğunlukla Yol’un gazabına uğrardı. Kaza yapmamaları genelde imkânsızdı. Ya birinin aynası kopar ya birinin tekeri patlardı. Ama Yol mutlaka hıncını bir şekilde alırdı.
YOLCU VE YOLCULUK
Çok heyecanlıydı. Yeni sahibinin evinin önündeki sokak lambasının altında kalacak olsa bile o ilk üretildiği yerdeki hangardan daha iyidir diye düşünüyordu. Sahibinin elleri çok hafifti sanki okşuyordu. Sadece geri geri giderken zorluyordu. Eve gidişte güneş ışınları sırtını yakıyordu. Sahibi her ne kadar dikkatli kullansa da yoldaki iniş çıkışlar su birikintileri kendi yüzeyini bir hayli hırpalamıştı. Artık gezmek istemiyor hemen yeni eviyle tanışmak istiyordu.
Sahip hızı iyice düşürmüşken bir anda kornaya yüklenince yolcunun ödü koptu. Pencerede gördüğü çocuklar ve bir kadın merdivenlerden inerek kendisine doğru koşuyorlardı. Çocukların hepsi de erkekti ve yaşları birbirine yakın olmalıydı. Kadın sahibine göre çok gençti. Çocuklar babalarına uğramadan arka kapıyı açtılar. Paldır küldür koltuk döşemesinin üzerine çıktılar ve sekmeye başladılar. Yolcunun canı acıyordu; ama ilk günden ses etmek olmazdı. Bu arada kadın kocasını karşıladı elindeki eşyaları aldı ve arabaya baktı.
Şoför arabayı işaret ederek ‘’bu da kızımız’’ dedi. Adam böyle deyiverince kadının içi cız etti. Yüzündeki gülümseme dalga dalga mahcubiyete dönüştü ve açılıverdi yüzünde kızıl tomurcuk.
Çocuklar kadının üvey çocuklarıydı. Şoför ilk eşini ve kızını trafik kazasında kaybetmişti. Kendisi de büyük bir yara almıştı. Artık hiç çocuğu olamayacaktı bu yaranın izleri sebebiyle. Oğulcuklarıyla ortada kala kaldı. Günlerce hem baba hem anne olmayı denedi nitekim pek beceremedi. Bez yıkamak, mama yapmak ona göre değildi. Önceleri komşu kadın 2 güne bir çocuklara muhallebi yapıveriyordu. Sonra o da bıktı ve bir gün ‘’Naim bey paranız pulunuz var yaşınız da genç neden bir daha evlenmiyorsunuz.’’ Deyiverdi. Tabi kadın kaza hakkında her şeyi bilmiyordu böyle demesi doğaldı. Bir kadının sözüyle bahar gelmez diye iç geçirdi ve çocuklarını tek başına büyütmesi gerektiğini kendi kalbine tasdik ettirdi.
Komşu kadın mahallenin kulağı delik teyzelerine Naim Bey’e kız bulunması gerektiğini çoktan yaymıştı. Teyzeler Naim’in çocukluğunu bilirlerdi. Ehven sakin birisiydi. Kızmaz kızsa da hemen parlamaz sabırlı güçlü bir adamdı Naim. Ona bulunacak kız Naim’in çocuklarına bakmakla kalmayıp onu eski neşeli günlerine döndürmeliydi. Tam bu düşünceye kapıldıkları anda teyzelerin oturup dedikodu yaptıkları parka cami imamının kızı geldi. Kızın ahlakı, güzelliği hamaratlığı her şeyi yerli yerinceydi. Tek kusuru ilkokul mezunu oluşuydu. Çünkü Naim Avrupalar da okumuş. İş hayatına atılmak yerine üniversite de kalsaymış profesör olasıymış. Kız babasının isteğiyle ilkokulu bitirince Kuran Kursuna verilmiş. Orada Kuran eğitimi dışında nakış ve benzeri el işlerini de öğrenmiş. Lakin Naim evinin dibindeki caminin minaresi yıkılsa tepesine düşecek şekildeyken yönünü öteden beri kıbleye dönmüş birisi değilmiş. Teyzeler kızın ilkokul mezunu oluşunu Naim kabullenirse kız her halde çocukları da Naim’in beynamazlığını da kabullenir diye içlerinden geçirmiş.Komşu kadın ve teyzeler el birliğiyle Naim’i İmam’ın kızıyla evlenmek konusunda ikna turlarına başlamışlar. Naim kati şekilde olmaz demiş tutturmuş ama teyzeler pes etmemişler. Hatır gönül koyarak Naim’i güç bela razı etmişler. Kızı istemeye gittiklerinde imamın beklenmedik olmaz deyişi her şeyi bozacak derken kızın imama Naim’le evlenmek istediğini söylemesi kötü gidişe dur dedirtmiş. Ve güz mevsiminde Naim ile Havva’nın nikâhı kıyılmış. Naim düğün yapmamakta da dirense de kızın özel isteği üzerine düğün yapılmış. Tüm mahalleli vur patlasın çal oynasın bir düğün tertipleyip yeni evlileri mutlu etmeyi başarmışlar. Buna en çok yanık mama yemekten kurtulan oğulcuklar sevinmiş.
Havva, çocukları olmayacağını öğrendiğinde beklenenin aksine oğulcuklara daha sıkı sarılmış onları kendi çocuğu gibi sevmiş ilkokula gidecek yaşa getirmişti. Naim ise Havva’nın fedakârlığından insanlığından çok etkilenmiş mazide kalan acı hatıraları bir bir silmişti.
İşte şimdi o kazadan sonra ilk kez otomobile biniyordu. Eski merakı olan teybi de arabayı alır almaz taktırmıştı. Yaz günü olmasına rağmen arabayla sıcağın altında saatlerce tur atmıştı. Otomobilin canı çıkmıştı çocukların da koltuğun üzerinde sekmesi iyice tuz biber olmuştu. Çocukları sırtına aldı ve içeri o eski mutlu günlerindeki halinden daha mutlu olduğu sıcacık yuvasına gitti.
Yolcu tek başına dışarıda kalmıştı. Ama sahibinin mahallesini sevmişti. Ne kediler vardı patileriyle sırtını çizecek ne de cam kırıkları tekerlerini zedeleyecek. Rahat bir uyku çekebilirdi artık.
DURAK
Gecenin ayazı çökmeye başladığında yolcu uykusunun en tatlı saatlerindeydi. Naim Beyin kapısı açıldı Naim kucağında karısıyla koşarak yolcuya geliyordu. Gürültüye uyanan çocuklar da pencereden babalarının cici annelerini nereye götürdüğünü anlamaya çalışıyorlardı. Naim eşini arka koltuğa başı dik gelecek şekilde yerleştirdi. Ve panikle kontağı çevirdi son surat hızla sürmeye başladı. Yolcuya bu kadar sert davrandığına göre mutlaka önemli bir şey olmuştu. Zaten Havva baygın yatıyordu. Hastanenin önüne geldiklerinde gün ağarmıştı.
Havva ve Naim hastaneye gireli 3 saati geçmiş hiç giden gelen olmamıştı. Sonra hastanenin acil girişi önüne yeni bir otomobil durdu. Otomobilin içinden İmam Efendi ve karısı indi.Kadın ağlıyordu. Onların hastaneye girmesiyle çıkması bir oldu. Feryat figan içindeki kadını teselli etmeye çalışan hemşireler. Birbirlerine sarılmış ağlayan Naim ve İmam Efendi yolun ve yolcunun o gece hatıralarında kalan son fotoğraflardı.
Yolcu satılmak için pazara gönderilmiş. Çocuklar da yuvaya verilmişti.
Havva’nın ölümü mahallelinin düğün günü yaşadıkları mutluluğun yıllar sonra ödediği bedeldi sanki. Naim cenaze namazı öncesinde düştüğü yerden cemaatin desteğiyle yavaş yavaş ayağa kalkmaya başlamıştı Ve anlamıştı. Havva hayatını Naim’in böyle doğruluşu için feda etmişti…
MUHAMMET SAMİ YAYLALI KASIM 2006
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı


