Bir Şölen Düşün Ankara'da

6/5/2009 -Kategori: fakir ve ruznamesi

Bir şölen düşünün hem siyasi değil hem de Ankara'da. 9 Mayıs günü Kocatepe Kültür Merkezinde Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) ve Genç Dergi'nin gönül birliğiyle bir gençlik şöleni düzenlenecek. Şölende Düş Sokağı Sakini Murat Çelik sahne alacak, bunun yanında Son İstasyon isimli tiyatro oyunu sergilenecek ve sürpriz etkinlikler de yer alacak.

 

Lütfi Arslan'ı ve Bülent Akyürek'i de o akşam dinlemek mümkün olabilecek. Hem üniversiteli hem liseli hem de çalışan tüm gençleri kapsayan bu şölen, Ankara'da son yıllarda görülmemiş özgünlükte olacağa benziyor. 

 

TÜGED

Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) özellikle kimsesiz ve hasta çocuklara gönüllü öğretmenlik hizmeti sunan, huzurevlerine, hastanelere ziyaretlerde yürütücülük faaliyetleri üstlenen gönüllülerin kurduğu bir dernek. Şölen sayesinde gönüllülük esaslı bu kaynaşma daha canlı bir boyut kazanacak. 

 

GENÇ DERGİ

Genç Dergi ise 3 yıldır yayın hayatını sürdüren, medya akademileri, gençlik akademileri, sosyal sorumluluk faaliyetleri gibi birçok alanda gönüllü yer alarak post modernizmin gençlik üzerinde açtığı yaraları kapatma noktasında çaba sarf eden bir dergi. 

9 Mayıs Cumartesi günü Kocatepe Kültür Merkezinde Saat:14.00te şölenimizde buluşalım. 

Sami Yaylalı

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Bir Şölen Düşün Ankara'da

6/5/2009 -Kategori: fakir ve ruznamesi

Bir şölen düşünün hem siyasi değil hem de Ankara'da. 9 Mayıs günü Kocatepe Kültür Merkezinde Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) ve Genç Dergi'nin gönül birliğiyle bir gençlik şöleni düzenlenecek. Şölende Düş Sokağı Sakini Murat Çelik sahne alacak, bunun yanında Son İstasyon isimli tiyatro oyunu sergilenecek ve sürpriz etkinlikler de yer alacak.

 

Lütfi Arslan'ı ve Bülent Akyürek'i de o akşam dinlemek mümkün olabilecek. Hem üniversiteli hem liseli hem de çalışan tüm gençleri kapsayan bu şölen, Ankara'da son yıllarda görülmemiş özgünlükte olacağa benziyor. 

 

TÜGED

Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) özellikle kimsesiz ve hasta çocuklara gönüllü öğretmenlik hizmeti sunan, huzurevlerine, hastanelere ziyaretlerde yürütücülük faaliyetleri üstlenen gönüllülerin kurduğu bir dernek. Şölen sayesinde gönüllülük esaslı bu kaynaşma daha canlı bir boyut kazanacak. 

 

GENÇ DERGİ

Genç Dergi ise 3 yıldır yayın hayatını sürdüren, medya akademileri, gençlik akademileri, sosyal sorumluluk faaliyetleri gibi birçok alanda gönüllü yer alarak post modernizmin gençlik üzerinde açtığı yaraları kapatma noktasında çaba sarf eden bir dergi. 

9 Mayıs Cumartesi günü Kocatepe Kültür Merkezinde Saat:14.00te şölenimizde buluşalım. 

Sami Yaylalı

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Bilge Köyünden Başbağlara

6/5/2009 -Kategori: fakir ve ruznamesi

BAŞBAĞLAR'A AĞIT

6 Temmuz 1993 günü Konya'da doksan yaşındaki kör ninemin yanı başında oyun oynuyordum, radyoda o acı haber duyuruldu. 5 Temmuz 1993 akşamı Erzincan'ın Başbağlar köyünde otuz üç kişi kurşuna dizilmişti, hem de suçsuz günahsız otuz üç kişi. 

Doksan yaşındaki kör ninem haberi duyduğu an hasta olarak yattığı yatağından kendini yere attı. Ah ben olaydım, Ah ben öleydim diye ağıt yakmaya başladı. “Doksan yaşındayım, körüm, ne kendime ne de kimseye faydam var, onları değil beni kurşunlasalardı zalimler” diye günlerce ağladı.  

Ninemin gözyaşları ağıtları devam ediyordu ama o ilk acı haberi veren radyolar bile çoktan unutmuştu olayı. Bugüne gelindiğinde görülüyor ki ne olayı yapanlardan bir kişiye hak ettiği cezası verilebilmiş, ne de o otuz üç kişinin katliamı hafızalarda tutulabilmişti… 

BİLGE KÖYÜNE AĞIT 

Dün televizyonlarda radyolarda internet sayfalarında, bugün gazetelerde dergilerde Mardin'in Mazıdağı ilçesinin Bilge Köyünde gerçekleştirilen katliam kırk kişiyi ve üç tane de anne karnındaki doğmamış yavruyu götürdü. Bunun hiçbir dilde, hiçbir dinde mantıklı açıklaması olamaz. 

Bunu yapanlar her hangi bir örgüte bağlı olmayabilirler, daha önce benzer bir faaliyetleri de olmayabilir fakat bu yaptıkları terördür. Bunlara hak ettikleri cezayı verememek de bir devlet olarak ayıptır. 

Tıpkı Başbağlar'daki katliamın zanlılarının hala yakalanamamış olması ayıbı gibi bugün de bu katliamı gerçekleştirenlere (yakalanacaklar/yakalandılar) hak ettikleri cezayı veremeyecek yasalarımızın olması ne kadar acı. 

Bugün millet olarak bu acıyı yaşamalıyız, yaşamadığımız takdirde benzerlerini tekrar tekrar izleriz. Bu acıyı kendi annemiz babamız ölmüş gibi, kendi kardeşimiz bacımız ölmüş gibi yaşamalıyız ve çocuklarımızın hafızalarına kazımalıyız. 

Biz asırlar boyunca sözlü kültürle beslenmiş bir medeniyetin evlatları olarak bu olayın ağıtını yakmalıyız, mümkünse herkese ezberletmeliyiz. 

Başbağlar'ın ağıtını Mesut Çakmak nasıl da insani bir sorumlulukla yakmıştı, bunu dinleyen bir insan bu katliamı işleyebilir mi?!

Duyarlılıklarımızı yükseltmeliyiz, sorumluluklarımızı...

Sami Yaylalı

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Bas Gaza Baas* Gazza

18/3/2009 -Kategori: fakir ve ruznamesi


Naci En Palestina/Ben Filistin’de doğdum              

Amel Mahtlouthi

 

Bir Islık duydun mu? Çık sokağa, yumruğunu göster cihana. Bir yumruk, bir avuç adam, bir rüya, bir dua ve  Allah bir. Kutupların kalktığı, yuvarlaklaşan(küreselleşen) dünyada apolitize edilen milletleri ayağa kaldırmak adına bir ıslık duyduğunda korkma! Silkin kendine gel ve çık sokağa. Görsel eğitim cdlerle, internet aracılığıyla, paralı derslerle olmaz sokakta yaşadığını kazır insan kafasına.

 

Sokaktan gelecek ıslığın frekansı mühim değil ve ıslık seni yakalamak kaygısında değil sen onu yakalamak kaygısında ol. Namazda gözün olduğu kadar, bu ıslıkta da kulağın olsun. Hayır, sadece dünyanın herhangi bir yerinde ölen, öldürülen, işkenceye zulme tecavüze soykırıma uğrayan kardeşin için değil. Başta kendin için, çocukların için, komşun için, devletin, bayrağın, dinin, namusun için.

 

Islığı her nerede duydunsa durma. Derstesindir, iştesindir, güreştesindir, güneştesindir mühim değil. Duyar duymaz fırla sokağa. Poşu, bayrak vesaire bulmak zorunluluğun yok. Mustafa Kutlu’nun son hikâyesindeki gibi huzursuz bacaklara kollara kafaya sahip olmak seni yeterince eylemci bir karaktere büründürüyor zaten. Memlekette şurada burada her hangi bir bela musallat olduğunda vücudumuz titriyorsa korkulacak bir durum yok demektir. Çünkü biz hala önemli değerlere sahibizdir. Nankör değiliz  Oscar Wilde’nin dediği gibi her şeyin fiyatını bilip değerini bilmeyen nankörlerden değiliz yani.

 

Hanzala gibi olmalıyız diyorum hepimize. Hanzala(r.a.), meleklerin guslettiği sahabe(Bu isimlendirme G.G.Marquez’in hikaye isimleri gibi dursa da bize aittir.).Evlendiği günün sabahında cihad çağrısını duyar duymaz kılıcını kapıp sokağa fırlar ve o cihadda şehid olur.Peygamberimizin(s.a.v.)  cihad çağrısına Hanzala(r.a.)’nın bir an bile düşünmeden katılmasının akabinde peygamberimiz (s.a.v.) göğe bakarak“Hanzala’nın şehid olduğunu ve kendisini Meleklerin guslettiğini söyler.” İşte ıslığa karşı duyarlılığın en güzel örneklerinden biri.

 

Bugün bir ıslık duyulmaya başlandı bile. Haftalardır İsrail zulmü altındaki Gazze’deki kardeşlerin feryatları maalesef bize ıslık kadar hafif geliyor. Olsun buna da duyarlı olmamız lazım. Hemen meydanlara doluşmak lazım. Evet, Cuma çıkışlarında hafta sonları miting meydanlarında bağırmaktan bahsediyorum. Bazılarımız “Ya bağırıp çağırınca ne olacak, ne geçecek Gazze mi kurtulacak, Müslümanlara yardım mı ulaşacak” gibi bu tür faaliyetleri de küçümser tavırlar sergileyebilirler. Asıl biz onları küçümsüyoruz. Çünkü bugün yaptığınız her eylemde az da olsa öz de olsa dünya medyasında yer alıyorsunuz. Bir Japon turistin fotoğraflarında yer alıyorsunuz. Ve adam “Yahu bu Türklere ne oluyor Araplar bu kadar tepki göstermezken “ diyebiliyor. Fakat bir şeyi bilmiyor bir şeyi hiç öğrenmemiş, bir şeyi hiç hatırlamıyor. O bir şey şudur ki biz Müslüman’ız. Ve tüm Müslümanların yanında olmalıyız. Milleti, mezhebi, tarikatı, bayrağı bizi bağlamaz. Biz kardeşimizin hakkını dünyaya karşı savunuyoruz. Ve dahası daha düne kadar o topraklar Osmanlı toprağıydı. Ve biz Osmanlı veliahdıyız. Anadolunun çocuklarıyız. Her Anne gibi Anadolu insanı da merhametlidir. Asla zulme göz yumamaz, zalimlere ortak olamaz.

 

Bu eylemler, bu mitingler, bu yürüyüşler yukarda da belirttiğim üzere müthiş bir eğitim biçimidir. Halkın kendi kendini eğitmesidir. Oğluyla Mcdonalds’da bir cumartesi günü hamburger yerken binlerce kişi tarafından yuhlanan adama hangi kitap hangi yazı öğretebilir bu bir anda oğluyla birlikte düştüğü durumda edindiği bilgiyi. Bir daha gönül rahatlığıyla gidebilir mi oraya ya da oğlu her hamburger yiyişinde hatırlamaz mı o yuh seslerini ıslıkları. Ve o dükkândaki garsonlar kimin elinden para kazandıklarını içlerinden de olsa muhasebe etmeye yeniden girişmezler mi? Ya sevgilisiyle baş başa içerken binlerce kişi tarafından yuhlanınca tüm delikanlılığını tüm imajını yitiren gence ne demeli? Hiç aklından geçer miydi yakışıklı ve izbandut haliyle tam da “bas gaza aşkım bas gaza” şarkısını dinlerken böyle bir duruma düşeceği hele sevdiği kızın önünde ve sevgililer günü de çok yaklaşmışken. Peki ya o kıza ne demeli? Anasından babasından sakına sakına gittiği buluşmada hiç ummadığı bir şekilde o karıştığı kalabalık, düştükleri vaziyeti başlarına kalkınca bunu hiç unutabilir mi?  Yürüyüşe katılmasınlar diye dersanelerin yürüyüş saatine koydukları sınava giren öğrencilerin dışarıdaki ağabeylerinin uzaktada olsa bi yerdeki Müslümanlara yapılan zulmü protesto etmelerine ortak olmak için sınavda kalem kırıp dışarı çıkmaları kadar güzel bir örnek var mıdır yürüyüşlerin mitinglerin faydasına örnek teşkil edecek. Senin okullarda, dersanelerde, kitaplarda 12 yıl boyunca yarım yamalak da olsa vermeye çalıştığın bilinci böyle bir olayla bir saniye de alan gençlikten haberin var mı?

 

Bugün o gündür. Osmanlı’nın veliahdını test etme günüdür. Bugün Anadolu insanını test etme günüdür. Gazze’dekilerin sadece kendilerini değil İstanbulu Ankara’yı savunduğunun bilincinde olma günüdür. Yarın zülum kapımıza dayandığında milletin ne yapıp ne yapmayacağını görme günüdür. Hala acemiyiz, kendi ürettiğimiz sloganlarımız yok, böylesine önemli bir konuyu savunurken bile başkalarının sloganlarını kullanıyoruz. Ama olsun biz zaten düşmanın silahıyla da silahlanırız.

 

Ve bugün. Hamas’ın siyasi birim başkanı Halid Meşal’in sözleri nasıl da bize gurur veriyor. “Siz Türkiye Türkleri bize Osmanlı’yı hatırlatıyorsunuz hepiniz 3. Abdülhamit  gibisiniz”

 

Bu sözleri duyunca insan ne yapmalıdır? Mustafa Kutlu’nun huzursuz bacağına ilk yorumu yapanlardan biri olan Sibel Eraslan’ın “ Huzursuz Bacak tüm mahallenin çocuklarını sokağa çağıran bir ıslık gibi” yorumuna uygun  Halid Meşal’in bu sözleri. Evet biz de 3. Abdülhamitlik varsa sokağa çıkmalı öfkemizi kusmalıyız. Kimseye ve kendimize zarar vermeden. Psikolojik baskı adına. Milli eğitimimiz adına. Tevhidin tedrisatı adına. Ve tabi he-man gibi “Gölgelerin gücü adına.”

 

Bugün biz 2.Abdülhamit’i çok iyi okumalıyız neyi niye yaptığımızı bilmek adına. Bugün biz İbni Haldun’u okumalıyız nereyi niye savunduğumuzu bilmek adına. Ve biz bugün Şeyh Ahmet Yasin’i, Naci El Ali’yi, Derviş Mahmut’u, Abdülkerim Kahlut’u, Ahmet El kesif’i, Dr. Muhammet Şakir’i, Şeyh Ahmet Temimi’yi, Adnan Ali Rıza Nehavi’yi çok iyi öğrenmeliyiz.Peki tüm ıslıklara kulak verdikten sonra?

 

Bir Çığlık(ıslık değil çığlık, sayhaten vahideten) duyulacak ve söndürülecekler. Ebedi ateşlerine döndürülecekler. O ağaçlar onları ihbar edecek. Bunu yapmaya bizim gücümüz yetmez lakin bizi yaratanın gücü her şeye yeter.

 

*Kurtuluş,diriliş,yeniden doğuş anlamında.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

21.Yüzyılda GENÇlik Söyleşisi

6/5/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi

Genç dergi editörü Mehmet Lütfi Arslan ve Cafcaf dergisi editörü Asım Gültekin ile 21.yüzyıl gençleri üzerine bir söyleşi.

21.yüzyılda genç olmanın tüm yükünü sırtına yüklenmiş gençleri 10 Mayıs 2008 günü Adnan Ötüken Kütüphanesi'nde aramızda görmek isteriz.

Yorum (9) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Yazarlar Birliği Kongresi ve Alacalı A.Ş.

15/4/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi

12 Nisan Cumartesi
Asım Gültekin abi ve Murat Küçükçifçi ile birlikte T.O.B.B. kongre merkezinde düzenlenen Türkiye yazarlar birliği kongresine katıldık. Sevdiğimiz yazarların çoğu vardı ancak katılım nedense azdı. Hatta genç diyebileceğimiz 5 kişi vardı.
Bu durum bana geçtiğimiz hafta Server vakfında Alaaddin Özdenören'i anma programı çerçevesinde konferans veren Şair Arif Ay'ın söylediği bir sözü hatırlattı. Arif Ay:" Tarihi damardan güç alarak oluşturulmaya çalışılan kültürel çevre, malesef müslümanların da bir partisi olunca akim kaldı" demişti.
 
1980 sonrasında doğan 5 kişinin olduğu kongrede Mehmet Doğan, Hicabi Kırlangıç,Hasan Celal Güzel, Eski tarım bakanı Sami Güçlü gibi adını basında sıkça duyduğumuz insanlar konuşmalar yaptı. Hepsi de kendi çerçevesinde güzeldi ama onların sözlerinden gözleri parlayıp yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışacak genç nesilden neredeyse kimse yoktu.
 
Bu durumu aşmak için hepimiz bulunduğumuz bölgedeki sosyal kültürel faaliyetlere katılmalıyız. Bunu yaparsak hem kendimizi geliştiririz hem de bu millete belki de en ihtiyacı olduğu yardımı yapmış oluruz. Bugün devletimizin başına gelenler olmamız gereken yerlerde bulunamadığımız için gelmiyor mu?
 
15 Nisan Salı
Bugün sınıfçak Alacalı A.Ş. nin prefabrikasyon şantiyesine gittik. Yüksek Mimar A. Fatih Sayan bize prefabrikasyon mantığını ve Türkiye'de ilk kez Alacalı a.ş. nin yaptığı prefabrik sistemi anlattı.Daha sonra şantiyeyi gezdik. İlerde bu teknolojiyi kullanabileceğimi düşünüyorum hayırlısı.Merak edenlere:http://www.alacali.com.tr/tr/
 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

EĞLENCE KÜLTÜRÜMÜZ

14/4/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi

                                

 

Uzaklardan sesler yaklaşıyor. İki toz bulutu adeta ufku bölüyor, ufku şekillendiriyor. Cirit oynayan iki Türk çocuğu, atalarının ta Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar at üstünde getirdiği belki de yarı küreselleştirdiği faaliyeti icra ediyor. Çöğen ve ciridi Hun imparatorluğundan beri oynuyor Türk milleti. Oynarken sadece oyalanmıyor. Savaşmayı, adeta hayatta kalmayı öğreniyor ve öğretiyor bir sonraki nesle. Nesil demişken bize geçmişimiz hakkındaki bilgilerin tamamına yakınını bulabildiğimiz tek kaynak Divan-ı Lügati’t-Türk’te Türklere hoşça vakit geçirten bir çok sözcük yer alıyor. Tüm bu sözcükler bizim eğlence kültürümüzün yapı taşları gibi. Alanlarına göre birkaçını sıralayabiliriz.

Oyunlardan: Boynuz, Salıncak, Aşık, Köçürme, Ondört, Tepük,  Ceviz,  Çelik-Çomak, Kuzurcuk, İtiş, Karaguni

Kutlamalardan: Oğul Toyu, Kız Toyu, Beşik Toyu, Ad Verme, Galpak Toyu, Diş Çıkarma, Sünnet, Okula Başlama, Askere Gitme ve Dönme, Gelin Toyu;

Yarış ve Sportif Faaliyetlerden:  At Yarışları, Güreş, Çevgan, Yuvmak, İlişdi, Ok Atma ve yay kurma müsabakaları

Düğünler ve Bayramlardan: Yağmalı Toy, Küden, Bıçış, Halay, Mendiri, Er Yıpladı, Yalnğu, Ziyafetler:  Süçik, Ketsem, Şenbuy, Suğdıç, Süçrük

 

Belki hepsini bilmiyoruzdur bu kelimelerin ama bunların büyük bir kısmı hala Anadolu’nun  çeşitli yerlerinde talep bulmaktadır. Adları her yerde aynı olmasa bile temeli bunlardır. Bu eğlenceler üretildiği dönemlerde asla devlet eliyle yönlendirilen eğlenceler değildi. Halk özümüzdür, âdetimizdir diyerek bağlı kalmış ve sahip çıkmıştır. Osmanlı’ya gelindiğinde son haddine ulaşan coğrafyamızda, bu tip faaliyetlerin paylaşımını artırmak ve yaymak için eğlence hayatını yönlendiren resmi ve sivil kuruluşlar da kurulmuştu.  Eğlencehane-i Osmanî Kumpanyası, Handehane-i Osmanlı Kumpanyası, Meserrethane-i Osmani Kumpanyası, Tema­şahane-i Osmanlı Kumpanyası vb. organizasyonlarda profesyonel oyun ve eğlenceler düzenlenmekteydi.

 

Lakin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki kargaşa ortamı,dış güçlerin her şeyi endüstri haline getirme çabası, asırlara boyun eğmeyen kültürlerin böl-parçala-yut ana fikriyle sömürülmesi, savaşmaktan eğlenmeye vakit kalmaması  gibi nedenlerle bu kültürün topal kalmasına sebep olmuştur.

 

Türkiye’mizin kuruluş yıllarından 1960’lı yıllara kadar gelinen süreçte yeni düzenlemelerin ve değişimin fırsat verdiği ölçüde geleneğine bağlı kalan milletimiz dünya iletişim teknolojisinin kazandığı ivmenin sonuçlarına bundan sonra daha çok katlanmak zorunda kalacaktı. Gazete, radyo derken televizyonun yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlaması komşunun akrabanın cazibesini içten içe çökertmeye başlayacak ve ekranlı kutular başköşeye kurulacaktı.

 

1980’lerde ülkemizde gerçekleştirilen darbe, her ne kadar ülkeyi en az on yıl geriye götürse de dünyadaki gelişmelerin daha hızlı bir şekilde içeriye yansımasına engel olamayacaktı. Özel televizyon kanallarının kurulmaya başlanmasıyla dördüncü kuvvetin  eli güçlenmeye başlıyordu. Eylemler, müzikler, filmler sol dünya görüşünün güçlü enstrümanlarıyken dünyaya sağdan bakanlar da kendilerine özgün eylemler, müzikler, filmler üretmeye bu dönemde başlıyordu. Bunlar oluşan yeni kültürün temelleriydi. Milletimiz eski heyecanını arayacak ve bu heyecanı muasır dünyanın sunduklarıyla harmanlanmaya başlayacaktı.

 

Televizyon en büyük zaferini 1990’lı yıllarda kazandı. Televizyon çocukları, yayınlanan programlar ve uluslararası kanal skalasıyla doymuştu. Bu çocuklar, evrensel kültürü kendi kültürleri halinde belleklerine tercüme etmeye başlamışlardı.1990’lı yılların sonlarına doğru bilgisayarların ve internetin oluşturduğu sanal ortam, televizyonun pabucunu dama atacaktır. Bu gücü de şüphesiz daha fazla seçme hakkı vererek elde edecektir.

 

1990’ların sonunda başlayan siyasi ve ekonomik krizler ile başörtüsü ve İmam Hatip liseleri gibi yasakların yeniden piyasaya sürülmesi, toplumumuzun büyük bir kısmının artık eğlenecek çok fazla bir yanının kalmadığını göstermekteydi. Artık mitinglerde boykotlarda gözyaşı daha yoğundu. Hep bir umut ile yasaklar lanetlendi ve her şeyin yeniden düzenleneceği inancı hep durdu içerlerde.

Gözyaşı, slogan, yürüyüşler. Diyeceksiniz ki eğlenmek ile ne alakası var bunların?Eğlenmekle değil eğlenememekle alakası var. İnsan özgür olduğunu hissettiği zamanlarda eğlenebilir.O günlerde özgür değildik belki bu günlerde de tam özgür değiliz benzer konularda.

 

Ama 1990’ların sonunda gittikçe azalan umutlar milenyumdan buyana günümüze kadar giderek artan bir umutla yer değiştirmeye başladı. Ve şüphesiz ikinci bir etken de yasakların geldiği yılları hatırlamayan nesil, öss kapılarına dayandı. Şüphesiz içlerimizden mutant kimlikler çıkacaktı. Çünkü yasağın ne olduğunu neyi savunduğunu bilmediği için bu yasağa katlanmak zorunda olanlar oldu. Üniversiteyi kazanmış olduğu halde üniversiteye gidemeyen insanlar bahar şenliklerini göremezken onlardan şenlikler düzenlemesini beklemek yanlış olurdu.

 

Mutant kimlikler demiştik içi boş  kalmasın. Konserlerde alnına sevdiği şarkıcının adının yazdığı bantı sararak göbek atan başörtülüyü mü bu kategoriye almalı, üniversite sınavını kazandığı için Reina’yı Laila’yı arkadaşlarıyla kendilerine kapatıp oralarda alkol kullanmadığını söyleyerek ertesi gün umreye gidenleri mi bu kategoriye almalı?Hangisini alırsak alalım, buna biraz empatiyle yaklaşarak onları da içimize alacak bir çember oluşturmalı ve gülerken de ağlarken de tek saf olabileceğimizi gösterebilmeliyiz.Unutmamak gerekir ki başına bant bağlayanlar daha önce miting meydanlarındaydı orada öğrenmişti başına savunduğu şeyin adını yazmayı. Bunu gittiği konserde de yapabileceğini düşünmesi çok zor bir hamle değil.Diğeri alkolün haram olduğunu öğrenmiş durumda bir kardeşimiz; ama alkolün adeta çay gibi midelere indirildiği bir ortamda bulunmanın zararı olmadığını düşündüğü için orada kalması tesadüf değil.

 

Milenyumun sonrasındayız ekonomik gelişmeler olumlu yönde, hak ve özgürlükler yavaş yavaş artırılmaya başlanmış. Osmanlı’daki gibi kendi eğlence kültürümüzü düzenleyecek kurumlarımız tam anlamıyla yok belki. Fakat yaygınlaşan kültür merkezlerinde tiyatrolar, konserler, çeşitli faaliyetler düzenlenmeye başlanmış durumda. Her evde televizyonun yakınlarında birer bilgisayar bulunmakta. Televizyon kanalları arasında dini hassasiyetler taşıyarak yayın yapan kanallar da kurulmuş. İnternette aynı hissiyatı paylaşan binlerce site, portal, grup bulunmakta.Yani düşmanın silahıyla silahlanmak kabilinden çalışmalar var.

 

Evet, uzaklardan sesler geliyor, bu kez ufku bölen toz bulutları yok. Ufku bölecek havai fişekler de olabilirdi ama çok havai olmaya da gerek yok. Sesler gittikçe yaklaşmıyor, biz seslere yaklaşıyoruz.2008 deyiz eğlence bizim bizzat gayemiz değil, o bizim başka bir yerdeki kardeşimizle kardeşliğimizi pekiştirmek için bir araç. Biz de kardeşlerimiz de dünyanın zevk ve eğlenceden ibaret olduğunun farkında. Bir işten başka bir işe koşuyoruz mutluluğumuz da üzüntümüz de bir.

 

                                                                                                                              Sami Yaylalı(ilk kez Genç Dergide yayınlanmıştır)

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Yıkılsın kıraathaneler açılsın kitapkafeler

1/4/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi

p1190004.JPG                          

                                     Orman değiliz artık milliparkız (İsmet Özel, M. F. Ö.)

Kıraathanelere bomba koyduk, yakında hepsi uçacak. Kıraathanelerin yerini kitapkafeler alacak. Güzel Türkçe’mizi koruyup kitapkafe diyeceğime “kıraatevi” ya da “kıraathane” demek isterdim ancak mekânı korumadıkça kelamı saklasak ne çare.  

 

Bugün Ankara’nın, İstanbul’un, Konya’nın bütün kıraathanelerini dolaştım ve bir tek kitap bulamadım.(Türk sanat musikisi gibi oldu;) Hepsinde en az birer tane suratında nike işareti gibi çizik olan adamdan vardı. Ellerindeki tespihlerin tanelerini çok hızlı çeviriyorlardı kıraathaneleri dolduran adamlar. Kalplerini açıp bakmadım ama dudak kıpırdatmayışlarından boşa çektikleri kanısına vardım. Bir yandan sigara tüttürüyorlardı ve bir yandan da içtikleri çayı beleşe getirmek için kâğıt oynuyorlardı. Onlara göre bu kumar değildi. Daha fazla zaman kaybetmeye tahammülüm olmadığından, gördüğüm ilk yüzünde nike işareti olan adama “Burada kitap bulunur mu?” diye sordum. Kimisi dükkânın (uğru kaçmasın diye!) duvarına astığı Kuran’ı Kerim’i işaret ediyordu kimisi de ellerini iki yana açıp maalesef burada kitap bulamazsın diyordu. Peki, o zaman burası neden kıraathane diye soramıyordum, dilim varmıyordu. Evet, buralarda kitap kalmamıştı. Kitabın bol olduğunu bildiğim kütüphanelere gitmeliydim. 

 

Kütüphanelerin altını üstüne getirdim. Kütüphanelerdeki insan sayısı kitap sayısıyla oranlanamayacak kadar azdı. Kütüphanelerde nike işaretli adamlar yoktu ama saçı başı ağarmış, Sürahi Nine’nin taktığı gözlükler gibi gözlüklerden takmasına rağmen hala okumaya aç teyzeler ve amcalar vardı. Gözleri gördükçe okuyacaklardı. Yaşıtlarımı aradı gözlerim pek azını seçebildim. Gittim birinin yanına: “Waldo sen neden buradasın?” dedim. Baktı yüzüme ve güldü. “Okumak için değil araştırmak için geldim buraya, birazdan diğer Waldo’larla kitap okuyacağımız yere gideceğiz.”der demez elimden tuttu ve çıktık kütüphanelerden. Bir kitapevine gideriz diye düşünmüştüm. 

 

Kitapevlerinin de son zamanlardaki halini az çok biliyordum. Sadece yazıp çizenler gelip gidiyordu. Birbirlerine kitaplarını imzalatıp peş peşe sigara, beş peşe çay içiyorlardı. Ellerinden geldiğince siyaset konuşuyorlar kimi zaman ise muhabbet, hafta sonu oynanacak maçların skor tahminlerine kadar geliveriyordu. Buralarda da tek tük gençler vardı. Lafım yok onlara onlar bir şeyler kapabilirmiyizin savaşını veriyorlar. Umarım bunda da başarılı olurlar. Fakat biz Waldo’yla birlikte kitapevine gitmedik. Biz kitapkafeye gelmişiz meğersem.  

 

Üzerinde kafe lafı yazınca insan içerde göreceği insanlara karşı bir ön yargı besleyip “ahanda şimdi kokakola ve hamburger çocuklarını göreceğim” diyesi geliyor. Fakat içeriye adımını attığımız anda ortamın hiç de öyle olmadığını fark ediveriyoruz. Biz Waldo’yla o gün iki tane kitapkafeye gidebildik, geriye kalanları akşama kadar kendim dolaştım. Waldo’yla gittiklerimizi anlatırsam daha iyi olacak. Ankara’da kitapkafe denilince ilk akla gelen yer Mekan. Sahipleri kıraatevi dese de biz bunu bir tevazu olarak görüyoruz. Kendisine kıraatevi diyen yerler ile burayı karşılaştırmak ne mümkün. Mekân bize kapılarını “Cennet mekanınız olsun” diyerek açıyor. Biz de buraya besmeleyle giren ilk insan olmadığımızı fark etmenin huzuru ve güveniyle içeri giriyoruz. Gözümüze çarpan ilk şey: Dergilik. Dergilere bakınca Genç’i de orada görmek gurur verici(ama çoğu zaman Genç’i göremezsiniz, beğenenler evlerine götürüyor galiba;) Sonra dergiliğin karşısında kitaplık var. Kemal Tahir’den Sezai Karakoç’a Necip Fazıl’dan Orhan Pamuk’a kadar her türlü yazarın kitabına ulaşabilirsiniz. Kitaplığın önündeki masalardan birine oturup sahlebinizi içerek kitabınızı okuyabilirsiniz. Denedim yazılar hep tarçın tadındaydı. Mekân’da sadece kitaplık yok tabiî ki. Hava karardığında dev bir kurbağa silüetinin belirdiği camın önündeki saz ve gitarı diğer insanlara rahatsızlık vermeyecek şekilde çalabiliyorsunuzJ Mekân’da Çarşamba akşamları söyleşiler düzenleniyor. Hakan Albayrak, Sadık Yalsızuçanlar,Ayhan Bilgen, Şaban Abak ve daha birçok yazar, düşünür, şair “semaya bakarak” aşındırdı Mekan’a çıkan o zorlu merdivenleri . Cemaat.com Ankara’daki toplaşmalarını genelde Mekân’da düzenliyor. Hakan Arslanbenzer Cuma akşamları şiir toplantıları yapıyormuş. Mekân sıcak günlerde şüphesiz daha bir güzel. Terasta Ankara manzaralı çay ve kitap keyfi kolay bulabileceğiniz bir şey değil doğrusu. Mekân’da bir şey yemek isterseniz o da var. Gül böreği benim favorimdir. Satranç gibi vaktinizi çalsa da aklınıza katkıda bulunacak oyunlar da mevcut Mekan’da. Ve böyle güzelliklerine özelliklerine hayran kala kala çıkıyoruz Mekân’dan. Gelelim Nun kitapkafeye.

 

Nun kitapkafe Konya’da çok merkezi bir yerde. Girişinde dikkatinizi çekmemesi imkânsız olan bir şey var. Malik El Şahbaz(Malcolm x) resmi ve sözleri. Nun, Mekan’a göre kitap konusunda daha zengin. Kitaplıklarında birçok yazarın külliyatı var. Gelenlerin sayısı da çok fazla. Sezai Karakoç okuyan, İsmet Özel’in düşüncelerini tartışan gençlerle dolup taşıyor Nun kitapkafe. Nun’da da söyleşilerin düzenlendiğini duydum ancak henüz hiçbirine katılabilmiş değilim. Konya’da önemli yazarlar var; İbrahim Demirci, Mehmet ve Abdullah Harmancı, Mustafa Özçelik… Onların da böyle yerlere uğradığını arada duyuyorum. 

 

Mekân ve Nun gibi kitap kafeler yeni yeni diğer şehirlerde de açılmaya başladı. İstanbul’da Cağaloğlu ve Taksim gibi yerlerde zaten uzun sureden beri kitapkafeler var. Şüphesiz bu kitapkafeler ihtiyaca binaen açılıyor. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu çokça duymuşluğumuz vardır ancak kahvehanelerin hatırı gerçekten doldu. Sağa sola ağzı köpürerek küfreden adamlardan, daha fazla boş muhabbet ve elleri biraz daha iskambil kâğıdına değsin isteyen adamlara kadar hepsinden kına geldi. Yolda görsek bakmayız hiçbirine. Ve öyle insanların çocuklarını gördükçe içimiz cız eder. Herkes gençlere yüklenmeyi kendine görev edinse de bir toplum bilmelidir ki gençlerin de eğer bir problem varsa sorumlusu toplumun kendisidir. ”Küresel dünya, küresel life” deyip işin içinden çıkmak kolay. Kitapkafe gerçeğinin arka planında şu var: İnsanlar aynı anda birkaç şeyi yapmak istiyor. Alışveriş merkezleri sinemalarla, kitapçılar kafelerle, büfeler gazete bayiliği ile ayakta durabiliyor. Müzelerde çocuk oyun alanları bile konuyor. Genç’i okuyanlar Cafcaf’ı da ısrarla istiyor;) 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Pek Yakında...

1/3/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi

Bir yol düşünün ışıklı mışıklı... Ama bir yol  çamura batsa da bir yol... Asla değerini kaybetmeyecek bir yol... yol içinde bir yol...Pek yakında bu yola yönlendirileceksiniz...

Şimdiden gezmeye başlayabilirsiniz...

www.samiyaylali.com

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

BİR KUDÜS'LÜK CANIM KALDI...

mimar, yazar, öykücü, tasarımcı falan filan hepsi kul değil mi ki?


Son Yazılarım

Dostsiteler

Designed by In Obscuro

Google Pagerank Checker