Bir Şölen Düşün Ankara'da
6/5/2009 -Kategori: fakir ve ruznamesi
Bir şölen düşünün hem siyasi değil hem de Ankara'da. 9 Mayıs günü Kocatepe Kültür Merkezinde Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) ve Genç Dergi'nin gönül birliğiyle bir gençlik şöleni düzenlenecek. Şölende Düş Sokağı Sakini Murat Çelik sahne alacak, bunun yanında Son İstasyon isimli tiyatro oyunu sergilenecek ve sürpriz etkinlikler de yer alacak.
Lütfi Arslan'ı ve Bülent Akyürek'i de o akşam dinlemek mümkün olabilecek. Hem üniversiteli hem liseli hem de çalışan tüm gençleri kapsayan bu şölen, Ankara'da son yıllarda görülmemiş özgünlükte olacağa benziyor.
TÜGED
Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) özellikle kimsesiz ve hasta çocuklara gönüllü öğretmenlik hizmeti sunan, huzurevlerine, hastanelere ziyaretlerde yürütücülük faaliyetleri üstlenen gönüllülerin kurduğu bir dernek. Şölen sayesinde gönüllülük esaslı bu kaynaşma daha canlı bir boyut kazanacak.
GENÇ DERGİ
Genç Dergi ise 3 yıldır yayın hayatını sürdüren, medya akademileri, gençlik akademileri, sosyal sorumluluk faaliyetleri gibi birçok alanda gönüllü yer alarak post modernizmin gençlik üzerinde açtığı yaraları kapatma noktasında çaba sarf eden bir dergi.
9 Mayıs Cumartesi günü Kocatepe Kültür Merkezinde Saat:14.00te şölenimizde buluşalım.
Sami Yaylalı
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bir Şölen Düşün Ankara'da
6/5/2009 -Kategori: fakir ve ruznamesi
Bir şölen düşünün hem siyasi değil hem de Ankara'da. 9 Mayıs günü Kocatepe Kültür Merkezinde Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) ve Genç Dergi'nin gönül birliğiyle bir gençlik şöleni düzenlenecek. Şölende Düş Sokağı Sakini Murat Çelik sahne alacak, bunun yanında Son İstasyon isimli tiyatro oyunu sergilenecek ve sürpriz etkinlikler de yer alacak.
Lütfi Arslan'ı ve Bülent Akyürek'i de o akşam dinlemek mümkün olabilecek. Hem üniversiteli hem liseli hem de çalışan tüm gençleri kapsayan bu şölen, Ankara'da son yıllarda görülmemiş özgünlükte olacağa benziyor.
TÜGED
Türkiye Gönüllü Eğitimciler Derneği(TÜGED) özellikle kimsesiz ve hasta çocuklara gönüllü öğretmenlik hizmeti sunan, huzurevlerine, hastanelere ziyaretlerde yürütücülük faaliyetleri üstlenen gönüllülerin kurduğu bir dernek. Şölen sayesinde gönüllülük esaslı bu kaynaşma daha canlı bir boyut kazanacak.
GENÇ DERGİ
Genç Dergi ise 3 yıldır yayın hayatını sürdüren, medya akademileri, gençlik akademileri, sosyal sorumluluk faaliyetleri gibi birçok alanda gönüllü yer alarak post modernizmin gençlik üzerinde açtığı yaraları kapatma noktasında çaba sarf eden bir dergi.
9 Mayıs Cumartesi günü Kocatepe Kültür Merkezinde Saat:14.00te şölenimizde buluşalım.
Sami Yaylalı
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bilge Köyünden Başbağlara
6/5/2009 -Kategori: fakir ve ruznamesi
BAŞBAĞLAR'A AĞIT
6 Temmuz 1993 günü Konya'da doksan yaşındaki kör ninemin yanı başında oyun oynuyordum, radyoda o acı haber duyuruldu. 5 Temmuz 1993 akşamı Erzincan'ın Başbağlar köyünde otuz üç kişi kurşuna dizilmişti, hem de suçsuz günahsız otuz üç kişi.
Doksan yaşındaki kör ninem haberi duyduğu an hasta olarak yattığı yatağından kendini yere attı. Ah ben olaydım, Ah ben öleydim diye ağıt yakmaya başladı. “Doksan yaşındayım, körüm, ne kendime ne de kimseye faydam var, onları değil beni kurşunlasalardı zalimler” diye günlerce ağladı.
Ninemin gözyaşları ağıtları devam ediyordu ama o ilk acı haberi veren radyolar bile çoktan unutmuştu olayı. Bugüne gelindiğinde görülüyor ki ne olayı yapanlardan bir kişiye hak ettiği cezası verilebilmiş, ne de o otuz üç kişinin katliamı hafızalarda tutulabilmişti…
BİLGE KÖYÜNE AĞIT
Dün televizyonlarda radyolarda internet sayfalarında, bugün gazetelerde dergilerde Mardin'in Mazıdağı ilçesinin Bilge Köyünde gerçekleştirilen katliam kırk kişiyi ve üç tane de anne karnındaki doğmamış yavruyu götürdü. Bunun hiçbir dilde, hiçbir dinde mantıklı açıklaması olamaz.
Bunu yapanlar her hangi bir örgüte bağlı olmayabilirler, daha önce benzer bir faaliyetleri de olmayabilir fakat bu yaptıkları terördür. Bunlara hak ettikleri cezayı verememek de bir devlet olarak ayıptır.

Tıpkı Başbağlar'daki katliamın zanlılarının hala yakalanamamış olması ayıbı gibi bugün de bu katliamı gerçekleştirenlere (yakalanacaklar/yakalandılar) hak ettikleri cezayı veremeyecek yasalarımızın olması ne kadar acı.
Bugün millet olarak bu acıyı yaşamalıyız, yaşamadığımız takdirde benzerlerini tekrar tekrar izleriz. Bu acıyı kendi annemiz babamız ölmüş gibi, kendi kardeşimiz bacımız ölmüş gibi yaşamalıyız ve çocuklarımızın hafızalarına kazımalıyız.
Biz asırlar boyunca sözlü kültürle beslenmiş bir medeniyetin evlatları olarak bu olayın ağıtını yakmalıyız, mümkünse herkese ezberletmeliyiz.
Başbağlar'ın ağıtını Mesut Çakmak nasıl da insani bir sorumlulukla yakmıştı, bunu dinleyen bir insan bu katliamı işleyebilir mi?!
Duyarlılıklarımızı yükseltmeliyiz, sorumluluklarımızı...
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bas Gaza Baas* Gazza
18/3/2009 -Kategori: fakir ve ruznamesi
Naci En Palestina/Ben Filistin’de doğdum Amel Mahtlouthi Bir Islık duydun mu? Çık sokağa, yumruğunu göster cihana. Bir yumruk, bir avuç adam, bir rüya, bir dua ve Allah bir. Kutupların kalktığı, yuvarlaklaşan(küreselleşen) dünyada apolitize edilen milletleri ayağa kaldırmak adına bir ıslık duyduğunda korkma! Silkin kendine gel ve çık sokağa. Görsel eğitim cdlerle, internet aracılığıyla, paralı derslerle olmaz sokakta yaşadığını kazır insan kafasına. Sokaktan gelecek ıslığın frekansı mühim değil ve ıslık seni yakalamak kaygısında değil sen onu yakalamak kaygısında ol. Namazda gözün olduğu kadar, bu ıslıkta da kulağın olsun. Hayır, sadece dünyanın herhangi bir yerinde ölen, öldürülen, işkenceye zulme tecavüze soykırıma uğrayan kardeşin için değil. Başta kendin için, çocukların için, komşun için, devletin, bayrağın, dinin, namusun için. Islığı her nerede duydunsa durma. Derstesindir, iştesindir, güreştesindir, güneştesindir mühim değil. Duyar duymaz fırla sokağa. Poşu, bayrak vesaire bulmak zorunluluğun yok. Mustafa Kutlu’nun son hikâyesindeki gibi huzursuz bacaklara kollara kafaya sahip olmak seni yeterince eylemci bir karaktere büründürüyor zaten. Memlekette şurada burada her hangi bir bela musallat olduğunda vücudumuz titriyorsa korkulacak bir durum yok demektir. Çünkü biz hala önemli değerlere sahibizdir. Nankör değiliz Oscar Wilde’nin dediği gibi her şeyin fiyatını bilip değerini bilmeyen nankörlerden değiliz yani. Hanzala gibi olmalıyız diyorum hepimize. Hanzala(r.a.), meleklerin guslettiği sahabe(Bu isimlendirme G.G.Marquez’in hikaye isimleri gibi dursa da bize aittir.).Evlendiği günün sabahında cihad çağrısını duyar duymaz kılıcını kapıp sokağa fırlar ve o cihadda şehid olur.Peygamberimizin(s.a.v.) cihad çağrısına Hanzala(r.a.)’nın bir an bile düşünmeden katılmasının akabinde peygamberimiz (s.a.v.) göğe bakarak“Hanzala’nın şehid olduğunu ve kendisini Meleklerin guslettiğini söyler.” İşte ıslığa karşı duyarlılığın en güzel örneklerinden biri. Bugün bir ıslık duyulmaya başlandı bile. Haftalardır İsrail zulmü altındaki Gazze’deki kardeşlerin feryatları maalesef bize ıslık kadar hafif geliyor. Olsun buna da duyarlı olmamız lazım. Hemen meydanlara doluşmak lazım. Evet, Cuma çıkışlarında hafta sonları miting meydanlarında bağırmaktan bahsediyorum. Bazılarımız “Ya bağırıp çağırınca ne olacak, ne geçecek Gazze mi kurtulacak, Müslümanlara yardım mı ulaşacak” gibi bu tür faaliyetleri de küçümser tavırlar sergileyebilirler. Asıl biz onları küçümsüyoruz. Çünkü bugün yaptığınız her eylemde az da olsa öz de olsa dünya medyasında yer alıyorsunuz. Bir Japon turistin fotoğraflarında yer alıyorsunuz. Ve adam “Yahu bu Türklere ne oluyor Araplar bu kadar tepki göstermezken “ diyebiliyor. Fakat bir şeyi bilmiyor bir şeyi hiç öğrenmemiş, bir şeyi hiç hatırlamıyor. O bir şey şudur ki biz Müslüman’ız. Ve tüm Müslümanların yanında olmalıyız. Milleti, mezhebi, tarikatı, bayrağı bizi bağlamaz. Biz kardeşimizin hakkını dünyaya karşı savunuyoruz. Ve dahası daha düne kadar o topraklar Osmanlı toprağıydı. Ve biz Osmanlı veliahdıyız. Anadolunun çocuklarıyız. Her Anne gibi Anadolu insanı da merhametlidir. Asla zulme göz yumamaz, zalimlere ortak olamaz. Bu eylemler, bu mitingler, bu yürüyüşler yukarda da belirttiğim üzere müthiş bir eğitim biçimidir. Halkın kendi kendini eğitmesidir. Oğluyla Mcdonalds’da bir cumartesi günü hamburger yerken binlerce kişi tarafından yuhlanan adama hangi kitap hangi yazı öğretebilir bu bir anda oğluyla birlikte düştüğü durumda edindiği bilgiyi. Bir daha gönül rahatlığıyla gidebilir mi oraya ya da oğlu her hamburger yiyişinde hatırlamaz mı o yuh seslerini ıslıkları. Ve o dükkândaki garsonlar kimin elinden para kazandıklarını içlerinden de olsa muhasebe etmeye yeniden girişmezler mi? Ya sevgilisiyle baş başa içerken binlerce kişi tarafından yuhlanınca tüm delikanlılığını tüm imajını yitiren gence ne demeli? Hiç aklından geçer miydi yakışıklı ve izbandut haliyle tam da “bas gaza aşkım bas gaza” şarkısını dinlerken böyle bir duruma düşeceği hele sevdiği kızın önünde ve sevgililer günü de çok yaklaşmışken. Peki ya o kıza ne demeli? Anasından babasından sakına sakına gittiği buluşmada hiç ummadığı bir şekilde o karıştığı kalabalık, düştükleri vaziyeti başlarına kalkınca bunu hiç unutabilir mi? Yürüyüşe katılmasınlar diye dersanelerin yürüyüş saatine koydukları sınava giren öğrencilerin dışarıdaki ağabeylerinin uzaktada olsa bi yerdeki Müslümanlara yapılan zulmü protesto etmelerine ortak olmak için sınavda kalem kırıp dışarı çıkmaları kadar güzel bir örnek var mıdır yürüyüşlerin mitinglerin faydasına örnek teşkil edecek. Senin okullarda, dersanelerde, kitaplarda 12 yıl boyunca yarım yamalak da olsa vermeye çalıştığın bilinci böyle bir olayla bir saniye de alan gençlikten haberin var mı? Bugün o gündür. Osmanlı’nın veliahdını test etme günüdür. Bugün Anadolu insanını test etme günüdür. Gazze’dekilerin sadece kendilerini değil İstanbulu Ankara’yı savunduğunun bilincinde olma günüdür. Yarın zülum kapımıza dayandığında milletin ne yapıp ne yapmayacağını görme günüdür. Hala acemiyiz, kendi ürettiğimiz sloganlarımız yok, böylesine önemli bir konuyu savunurken bile başkalarının sloganlarını kullanıyoruz. Ama olsun biz zaten düşmanın silahıyla da silahlanırız. Ve bugün. Hamas’ın siyasi birim başkanı Halid Meşal’in sözleri nasıl da bize gurur veriyor. “Siz Türkiye Türkleri bize Osmanlı’yı hatırlatıyorsunuz hepiniz 3. Abdülhamit gibisiniz” Bu sözleri duyunca insan ne yapmalıdır? Mustafa Kutlu’nun huzursuz bacağına ilk yorumu yapanlardan biri olan Sibel Eraslan’ın “ Huzursuz Bacak tüm mahallenin çocuklarını sokağa çağıran bir ıslık gibi” yorumuna uygun Halid Meşal’in bu sözleri. Evet biz de 3. Abdülhamitlik varsa sokağa çıkmalı öfkemizi kusmalıyız. Kimseye ve kendimize zarar vermeden. Psikolojik baskı adına. Milli eğitimimiz adına. Tevhidin tedrisatı adına. Ve tabi he-man gibi “Gölgelerin gücü adına.” Bugün biz 2.Abdülhamit’i çok iyi okumalıyız neyi niye yaptığımızı bilmek adına. Bugün biz İbni Haldun’u okumalıyız nereyi niye savunduğumuzu bilmek adına. Ve biz bugün Şeyh Ahmet Yasin’i, Naci El Ali’yi, Derviş Mahmut’u, Abdülkerim Kahlut’u, Ahmet El kesif’i, Dr. Muhammet Şakir’i, Şeyh Ahmet Temimi’yi, Adnan Ali Rıza Nehavi’yi çok iyi öğrenmeliyiz.Peki tüm ıslıklara kulak verdikten sonra? Bir Çığlık(ıslık değil çığlık, sayhaten vahideten) duyulacak ve söndürülecekler. Ebedi ateşlerine döndürülecekler. O ağaçlar onları ihbar edecek. Bunu yapmaya bizim gücümüz yetmez lakin bizi yaratanın gücü her şeye yeter. *Kurtuluş,diriliş,yeniden doğuş anlamında.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
21.Yüzyılda GENÇlik Söyleşisi
6/5/2008 -Kategori: fakir ve ruznamesi
Genç dergi editörü Mehmet Lütfi Arslan ve Cafcaf dergisi editörü Asım Gültekin ile 21.yüzyıl gençleri üzerine bir söyleşi.
21.yüzyılda genç olmanın tüm yükünü sırtına yüklenmiş gençleri 10 Mayıs 2008 günü Adnan Ötüken Kütüphanesi'nde aramızda görmek isteriz.
Yorum (9) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
TEKME
5/5/2008 -Kategori: sanatkarimiz

Böbreğime tekme gelince ister istemez uyandım. Gözlerimi açtığımda karanlık odamda göz gezdirdim. Tekmeyi vurana dair bir iz aradım. Mümkün müydü bulmak? Gözlerimi kapamaya çalıştım acıyı hissetmeme rağmen bir kâbustu diye düşündüm. Zorla gözlerimi yumdum. Gözkapaklarımın işe yaramadığını gördüm. Çok sert bir tekme daha bu kez belime gelince tekmenin geldiği tarafa döndüm. Gözüm her ne kadar kapalı olsa da görüyordu tekmeyi vuranı. Saçları kır, çelimsiz, oldukça yaşlı bir kadındı bu sert tekmelerin sahibi. Yüzüne baktım kırışıklıkları gerdirseniz iki tane yüz çıkardı. Benim döndüğümü fark etti ama yüzünü ayağından başka yere çevirmedi. Ben de ayağına baktım. Ayağı yoktu. Vardı ama ayağı sadece ayakkabısıydı. Dizinin altından kesilmiş pantolon görünümlü eteğiyle ayakkabısı arasında görünen bir et yoktu. Bu sefer gözümü açtım. Aynı şeyi görüyor olmak benim korkumu ikiye katladı. Yeniden yüzüne bakmak istediğimde bana: “Kalk suya git sonra da görevini yap!” dedi. Soru bile sormaya cesaret edemedim ve suya gittim. Döndüğümde yoktu.
Yatağıma döndüm. Yarım saat sonra güneş doğdu. Uyuyamadım kalktım evin odalarını dolaşmaya başladım. Salona gittim. Kitaplığın önündeki kanepeye uzandım. Salon en serin odamızdı. Kısa kollu tişörtüm yüzünden kollarım üşüyordu. İçim bulanmaya başladı. Boynumu kanepenin koluna dayadım. Böyle yapınca bulantım giderdi. Gözlerimi kapadım kendimi kontrol ettim görmüyordum. Uyumaya çalıştım uyuyamadım bulantım geçene kadar salonda kaldım. Mutfaktan gürültüler gelmeye başladı. Mutfağa gittim annem her zamanki gibi kahvaltıyı hazırlamıştı. Uyanan geliyordu kahvaltı yapmaya. Mutfakta, gece gördüğüm kadına ait bir iz aradım. Bulamayınca yemeye koyuldum. Çok yiyor olduğumu annem fark etmiş. Elime kaşığıyla vurdu. “Yeter!” dedi. Sesini gece gördüğüm kadına benzetmeye çalışsam da benzemiyordu. O gün bütün odaları dolaştım. Her odada onu aradım bulamayınca biraz daha rahatlıyordum.
Gece ikide yatağıma girdim. Uyumayacaktım bekleyecektim gelip gelmeyeceğini. Gelirse kapıdan girerken tutacaktım elinden. Seher vaktine erince kendimi iyice hazırladım kapıya mıhladım gözlerimi. Ha geldi ha gelecek derken belime dünkünden daha sert bir tekme indi. Uğundum yatağın içinde. Sesim çıksın diyordum belki yan odada yatan dedem duyardı. Ama ne sesim çıkıyordu ne de acım geçiyordu. Ne yüzüne bakmaya cesaretim vardı ne de elini tutmaya biliyordum eli de yoktu. Öylece beklerken o elimden tuttu elini gördüm yumuş yumuş pürüzsüz ve damarları gözükmeyen bir eldi. Bağırdı peşi sıra “Kalk suya git sonra da görevini yap!”. Kalktım suya gittim. Döndüğümde yine olmayacak diyordum. Ama gitmemişti. Bu kez eliyle yatağımın yanındaki halıyı gösterdi. “Görevini yap!” dedi öncekinden daha düşük bir tonda. Halının üzerine gittim. Eliyle ima ettiği şekilde görevimi yaptım.
Görevimi yaparken öylece duruyordu. Görevim bittiğinde konuşmaya başladı. “Bir daha beni ayağına getirtme her gün böyle yapacaksın suya gidip agah olacaksın sonra da görevini uygulayacaksın zamanla anlarsın gözlerinin beni nasıl gördüğünü ama zamana dikkat et her gün tam bu vakitte!”dedi ve kapıya yöneldi. Çıkıp gitti. Peşinden koştum. Yoktu.
Onun hayalet olduğuna kendimi inandırmak istemiyorum. Ki o hayalet değildi. Çünkü hayal etmediğime emindim. Elimden tuttuğunda sıcağını hissettim. Tekmelerinin acısı belimde hala. O hayalet değildi. Kapılardan çıkıyordu. Duvarlardan geçmek bilmiyordu. Bildiği tek şey görevimi bana yaptırmaktı. Görevimi yaptığımda gelmiyordu. Ya gelirse diye geciktirmeyi bile düşündüm görevimi ama gelmedi.
Aylar sonra çizimler için okulda sabahlamıştık. Gece üçe doğru odaları gezen güvenlik görevlisiyle konuşuyordu iki arkadaşım. Ben de ayakta çizim yapmaktan bitkin düşüp masaları birleştirerek uyumayı denedim. Montumu yorgan, masanın tablasını çarşaf bilip vurdum kafayı yattım. Biraz kestirdikten sonra belimde o tekmelerin sancısını hissettim. Kalktığımda o yoktu. Bana miras bıraktığı tekmelerinin acısı beni uyandırmıştı. Ben de gittim görevimi yaptım. Hiçbir gün daha gelmedi, tekmelerin acısı da hiç gitmedi.
Ölçü Kültür Edebiyat Düşünce dergisinde yayımlanmıştır.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
MÜRŞİT GÜNDAY
23/4/2008 -Kategori: sahnenin disindakiler

Benim 2.sınıf mimari proje dersi grup hocam. Ulusal proje yarışmalarında 5 birinciliği ve girdiği 55 yarışmadan 28 ödül alan mimar Mürşit Günday. Şüphesiz mimarlık fakültesinde şu güne kadar geçirdiğim günlerde üzerimde en çok katkısının bulunduğunu düşündüğüm insan Mürşit Günday’dır. Çünkü disiplini ve yöntemi kendisinden öğrendim. Kendisinin öğretmeye çalıştığı ama hala öğrenemediğim bir tek şey kaldı umarım onu da öğrenirim. O da SABIR.
Belki de bizim kuşağın çözmekte en çok zorlanacağı şeylerden birisi. Çünkü her şey o kadar hızlanmış ki biz istiyoruz başarı da o kadar hızlı bir şekilde geliversin. Ama bu pek mümkün olmuyor.
Geçtiğimiz hafta Mimar Mürşit Günday’ın bir konferansı oldu. Tabiî ki biz de katıldık. Kendi dönemlerinde maket dersine maket bıçağı getiremediklerini polislerin topladığını anlattı.
Biz diyoruz ki şimdi memlekette her şey bir anda düzelsin ama öyle kolay mı? O günlerden nerelere gelindiği ortada.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
NO COUNTRY FOR OLD MAN(YAŞLILARA YER YOK)
22/4/2008 -Kategori: 24 kare

No country for old man. 90lı yıllarda amerikan pop şarkı isimleri kalitesinde bir isme sahip bir film. Bana gerilim filmi olarak geldi. Bu yıl oskarı alan bir film olmasına rağmen çok farklı bir film değildi. Evet, başarı detaylarda gizlidir. Bazı unutulmayacak sahneleri var elbette bu filmin. Mesela yara temizleme sahneleri çok profosyonel;)
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yerlere Göklere (Abdullah Harmancı)
15/4/2008 -Kategori: kitabayraci

Merhum Şair Ali Rıza Uluçamlıbel'e
Yeni bir okula başlayıp güleryüzlü öğrencilerle tanıştığı gün, seneler önce tanıştığı o sarı benizli öğretmenin ölüm haberini aldı. Bugün kendisiyle tanışıp yeni bir öğretmen tanıyan güleryüzlü öğrencilerin, seneler sonra kimin ölüm haberini alacaklarını sordu kendine.(Abdullah Harmancı, Yerlere Göklere/Ölüm Haberi)
Ali Rıza Uluçamlıbel aile dostumuzdu. Üstadım Abdullah Harmancı'dan Allah razı olsun ve Merhum şairimize de Allah rahmet eylesin.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı



